Bir Çocuk Askerin Anıları
Geçtiğimiz Mayıs ayında katıldığım uluslararası UNICEF toplantısında Kanadalı meslektaşımın elinde bir kitap gördüm. Başlık “A Long Way Gone” idi. Türkçe’ye ‘Gidilmiş Uzun Bir Yol’ şeklinde tercüme edilebilir diye düşünüyorum. Kitap Kanadalı meslektaşıma yazarı Ishmael Beah tarafından imzalanmıştı. Kitabı birkaç gün için ondan ödünç aldım ve bir solukta okudum.
(topraklarında bulunan elmas yüzünden yıllardır avrupa yada amerikalı
live earth'çü para babalarınca öldürülen,sömürülen,iç savaşların acımasızlığına terk edilen ülke.
pirinç büyüklüğün de bir taşa
*üç aylık maaşını düşünmeden verenlerin,düşünmelerini beklemediğim ülke.
insanlarının ne olur
petrol bulunmasın bu topraklar da diye dua ettiği ülke.bir de petrol bulunursa...
arama yapılıyordu bir ara.
iç savaş yüzünden verdiği kayıpların sayısı ırak ı bile en az 10 a katlamıştır.
(
adrian,
06.07.2007 15:05 ~ 03.06.2009 23:44)
Kitapta bir ‘çocuk asker’in, Ishmael Beah’ın, ülkesi Sierra Leone’de iç savaş sırasında başından geçen yürek parçalayıcı olaylar çocuğun kendi ağzından anlatılıyor. İsyancıların saldırısından kaçarken Ishmael henüz oniki yaşında. Annesiz, babasız, kardeşsiz, yapayalnız kalmış. Tek başına uzun süre yaşam mücadelesi veriyor. Orduya alındığında yaşı onüç. Ishmael her çocuk gibi terbiyeli, saygılı, sevecen, neşeli. Ancak orduda diğer çocuklarla beraber geçtiği eğitimden sonra isyancılarla vahşiler gibi savaşıyor, öldürdüğü, sakat bıraktığı insan sayısını hatırlamıyor bile. Bunları yapabilmeleri için orduda geceleri bu çocuk askerlere marijuana, amfetamin, kokain ve barut karışımı çektiriyorlar.
Sonunda UNICEF müdahale ediyor. Çocukların çoğunu çekip alıyor. Bu çocukların insanlık değerlerini geri kazanmaları hiç de kolay olmuyor. Rehabilitasyon Merkezlerinde bu çocuklar ancak uzun ve zorlu bir süreçten sonra normale döndürülebiliyorlar.
Daha sonra Ishmael’i New York’ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Okulu’nda görüyoruz. Ardından da Oberlin Koleji’nin Siyasal Bilgiler Bölümünden diplomasını alıyor.
Haziran 2007’nin son günlerinde CNN International’da yayınlanan bir programa göre şu anda Afrika’nın 33 ülkesinde 300,000’den fazla çocuk asker var.
Size aşağıda Ishmael’in yol öyküsünden bazı alıntılar vermek istiyorum:
“Savaşla ilgili bir yığın hikâye duyuyorduk; bunlar bize sanki çok uzaklarda, başka bir ülkedeymiş gibi geliyordu. Ancak mültecileri bizim kasabadan geçerken görünce aslında bizim ülkemizde olduğunu anladık. Yüzlerce kilometre yürüyen aileler akrabalarının nasıl öldürüldüklerini, evlerinin nasıl yakıldığını anlatıyorlardı. Bazı insanlar onlara acıdı ve evlerini açtı. Fakat çoğu kalmak istemedi, bir gün nasıl olsa savaşın bizim kasabamıza da geleceğini söylüyorlardı. Bu ailelerin çocukları bize bakmıyorlardı bile. Odun kırılması seslerinde ya da sapanla kuş vurmaya çalışan çocukların taşları teneke damlara vurduğunda korkudan havaya sıçrıyorlardı. Hepsi yorgun ve yarı açtı. Zaman zaman bu insanların anlattıklarının abartılı olduğunu düşünüyordum. Ben, bir tek kitaplarda okuduğum ya da Rambo filmlerinde gördüğüm savaşları biliyordum: İlk Kan ve BBC’den duyduğum, komşu Liberya’daki savaşı. On yaş hayal gücüm bu mültecilerin mutluluklarını söküp alan şeyi kavramama engeldi.
Savaşla ilk karşılaşmam oniki yaşımda oldu. Ocak 1993’tü. Ağabeyim Junior ve arkadaşımız Talloi’yla evden çıkıp Mattru Jong kasabasına ‘dans gösterisi’ne gidiyorduk. Mohamed benim en iyi arkadaşımdı, fakat babasıyla evlerinin damını aktarmak zorunda kaldığı için bizimle gelemiyordu. Dördümüz, ben sekiz yaşındayken ‘rap ve dans grubu’ kurmuştuk. Rap müziği ile ilk tanışmamız Mobimbi’de bir Amerikan şirketinde çalışan yabancıları ziyaretlerimiz sırasında olmuştu. Mobimbi’ye sık sık gidiyor, orada havuza giriyor, dev ekranda televizyon izliyor, oyun odasında beyaz insanları seyrediyorduk. …
Sonraları ağabeyim Junior ortaokula gittiğinde arkadaş olduğu bazı oğlanlar ona yabancı müzik ve dans öğretmişlerdi. O da bana kasetleri getiriyordu. Hip hop denen bu müzikle nasıl dans edileceğini öğrendik. …Biz şarkı söylerken babam “ne dediğinizi biliyor musunuz?” diye soruyor sonra mango ve portakal ağaçlarının gölgesindeki hamağına yatıp, radyoda BBC haberlerini dinledikçe de, “Bakın güzel İngilizce bu, bunu dinleyin” diye bize sesleniyordu. …
Bir sabah sırt çantalarımıza, içinde şarkı sözleri olan defterlerimizi koyduk, ceplerimizi rap albümleri ile doldurduk, Mattru Jong’a gitmek üzere yola çıktık.. O günlerde bol pantolonlar giyiyorduk. Altında dans için şort ve eşofmanlarımız vardı. Uzun kollu gömleklerimizin içine kolsuz fanilalar, t-şörtler ve futbol fanilası giydik. Ayağımıza üçer çift çorap vardı. Gün içinde çok sıcak olunca bazı giyeceklerimizi çıkarıp omuzumuza aldık. Böyle modaydı. Bu anormal giyinme şeklinin bizim menfaatimize olacağını o zaman bilemezdik. Ertesi gün dönmeyi düşündüğümüzden ne kimseye “Allaha ısmarladık” dedik, ne de nereye gideceğimizi söyledik. Bir daha dönmemek üzere evden ayrıldığımızı bilmiyorduk.
…Çok güzel bir yaz günüydü. Paradan tasarruf etmek için Mattru Jong kasabasına yürümeye karar verdik. Birkaç nehirde yüzdük. Yolda anneannemin köyüne uğradık. Anneannem uzun boyluydu, mükemmel ölçülerdeki uzun yüzü, güzel elmacık kemikleri ve büyük kahverengi gözleri tam bir uyum içindeydi. Ellerini kalçalarında ya da başının üstünde tutardı. Ona her baktığımda, annemin o güzel kara derisini, bembeyaz dişlerini, zarif boynunu nereden aldığını düşünürdüm. …
Mattru Jong’a vardığımızda bazı eski arkadaşlarımıza rastladık. Ertesi gün gösterinin yapılacağı yeri gezmek için planlar yaptık. O gece kaldığımız oda küçüktü ve içinde tek bir küçük yatak vardı. Dördümüz orada yattık. Bacaklarımız aşağı sarkık bir şekilde enine yatıyorduk. Ben öbürlerinden daha küçük olduğum için bacaklarımı biraz kıvırabiliyordum.
Ertesi gün arkadaşlarımızın öğleden sonra ikide okuldan geleceklerini beklerken onlar erkenden geldiler. Ne olduğunu sorduk. Öğretmenleri asilerin Mogbwemo’ya, bizim kasabamıza saldırdıklarını ve okulun bir başka anonsa kadar kapandığını söylemiş. Hepimiz dona kalmıştık. …
Öğretmenlere göre isyancılar öğleden sonra maden bölgelerine saldırmışlardı. Aniden başlayan silah sesleri ile insanlar canlarını kurtarmak için oraya buraya koşuyor; babalar iş yerlerinden fırlayıp eve gelmiş, ancak orada boş evlerle karşılaşmış; anneler ağlaya ağlaya okullarda, nehir boylarında, çeşme başlarında çocuklarını aramaya başlamış; çocuklarsa anne babalarını arıyorlardı. Silah saldırıları arttıkça, insanlar sevdiklerini aramaktan vazgeçmek zorunda kalıp, kendilerini kasabanın dışına atıyorlardı.
Bir çoğu, “şimdi sıra bu kasabada” diyordu. …Ağabeyimle ben geri dönüp ailemizi aramaya karar verdik. Junior, Talloi ve ben bir kanuya binip Mattru Jong kıyılarından ayrılırken hüzünle arkadaşlarımıza el sallıyorduk. Nehrin karşı tarafına geçtiğimizde yığınla insan yollardaydı. Bir kadın yüzümüze bakmadan “çok kan döküldü, nereye gidiyorsunuz. İyi ruhlar bile orayı terketti” diyordu. Çocuklar “anne baba” diye ağlıyor, aç bebekler ortada, insanların arasında köpekler dolaşıyordu. Damarlarımın kaskatı olduğunu hissettim. …
Bir ara bir Volkswagen minibüs belirdi. İçinde kim varsa, silahlı değildi. Şöför mahallindeki adam dışarı fırladı ve kan kusmaya başladı. Kolu kanıyordu. Kusması durunca ağlamaya başladı. İlk defa çocuk gibi ağlayan bir erkek görüyordum. Kalbim sıkışıyordu. Bir kadın kollarıyla adamı sardı ve ayağa kalkması için yalvardı. Adam kalktı ve minibüse doğru yürüdü. Arabanın yan kapısı açılınca kapıya dayanan kadın yere düştü. Kulaklarından kan geliyordu. İnsanlar çocuklarının gözlerini kapadılar.
Minibüsün arkasında üç ölü vardı. Koltuklar, tavan kan içindeydi. Biraz önce adama sarılan kadın onu teselli etmeye başladı: hiç olmazsa adamın ölülerini gömme şansı vardı. Nerede gömülü olduklarını bilecekti. Savaşın ne olduğunu bu kadın bizden biraz daha iyi biliyordu.
Rüzgâr durmuş, gün ışığı kendini çabucak geceye teslim ediyordu. Gün batımında daha çok insan köyden geçer oldu. Bir adam ölü oğlunu taşıyordu. Oğlunun hâlâ sağ olduğunu zannediyordu. “Seni hastaneye götüreceğim, herşey iyi olacak” diyordu. …Bir ara serseri kurşunlardan derileri sıyrılan bir grup kadın ve erkek yanımızdan koşarak geçti. Vücutlarından sarkan derilerden kan akıyordu. Bazıları yaralandıklarının farkında değildi. Bazıları yaralarını görünce bayıldı, kusmaya başladı. Benimse başım dönüyor, titriyordum.
O gece gördüğümüz son yaralı bebeğini arkasında taşıyan bir anneydi. Kan elbisesinin arkasından yerde iz bırakarak akıyordu. Bebek ölmüştü. Şans eseri mermi bebeğin içinden geçip anneye girmemişti. Bizim yanımızda durdu. Yere oturdu. Çocuğunu kaldırdı. Kız çocuğuydu. Gözleri hâlâ açıktı. Yüzünde masum bir ifade vardı. Mermilerin uçları bebeğin sırtından dışarı çıkıyordu. Bebek kabarıyor, şişiyordu. Anne bebeğine sarılmış onu sallıyordu. Geçirdiği şoktan ağlayamıyordu bile. “
Ishmael Beah’ın kitabını siz UNICEF dostlarına hararetle tavsiye ediyor ve gerekli bilgiyi aşağıda sunuyorum.
Alanor Olalı
UNICEF’in Çocuk Askerlerle ilgili çalışmalarını ayrıntılarıyla Dünya Çocuklarının Durumu 2005 Raporunda ve www.unicef.org adresinde bulabilirsiniz.
Ishmael Beah. A Long Way Gone:Memoirs of a Boy Soldier. New York: Sarah Crichton Books, 2007.
...........................................................................................................................................................
- trt'de ramazan öztürk tarafından hazırlanan ve sunulan kırılma noktası programında işlenen ülkedir.
iç savaştan önce batı afrika'nın en gelişmekte olan ülkelerinden biri sayılan sierra leone'nin iç savaştan sonra dünyanın en büyük elmas madenlerine sahip olmasına rağmen aynı zamanda dünyanın en fakir ülkelerinden biri olma tezatlığı gerçekten içler acısı bir durumdur.
herşey 1990'lı yılların başında orduda görevli bir subay olan foday sankoh'un ordudan atılması ile patlak vermiştir.sankoh daha sonra özellikle liberya sınırında hükümete karşı olan insanları bir araya toplayarak ruf birliğini kurdu özellikle bunu yaparken o sırada bu ülkedeki zengin elmas madenlerinin peşinde olan o zamanki liberya lideri james taylor'un büyük finansal desteğini aldı.hatta sierra leone askerlerinin okuma yazma bilmemesinden dolayı 9 a kadar sayıp atmaları gereken el bombaları bu sebepten çoğunun elinde infilak etmiştir.
ruf güçleri finansal destek ile birlikte ele geçirdiği gelişmiş silahlarla kısa süre içersinde sierra leone'de etkili olmaya başladı özellikle bu süre içersinde yaptığı katliamlar ve vahşetler tam anlamıyla insanlık dramı bir durumdur.özellikle 8-10 yaşındaki çocukları dahi orduya almaları,itiraz eden ailleri öldürmeleri ve kollarını bacaklarını kesmeleri,orduya katılmayan gençlerede bu zulümleri yapmaları tam anlamıyla bir katliamdır.
özellikle bu dönem içersinde nijerya'dan da askeri yardım isteyen sierra leone hükümetinin bu talebi nijerya tarafından kabul görmüştür ancak nijerya kuvvetlerinin oluşturduğu birlikler ruf güçlerine karşı savaşmak yerine ülkeyi daha beter bir kaos ortamına sürüklemişlerdir özellikle çoluk çocuk demeden masum sivilleri dahi ruf askeri diye katletmeleri kaosun boyutlarını inanılmaz bir şekilde gözler önüne sermiştir.özellikle bu dönem içersinde kongo köprüsü adı verilen köprüden yüzlerce masum sivilin cesetinin aşağadaki nehire atılması iç savaşın en dramatik karelerinden birtanesidir.ayrıca bu dönem içersinde sınır tanımayan doktorlar dışında birleşmiş milletlerden hiçbir yardım gelmemeside çok enterasan bir durumdur.ancak ilerleyen yıllarda sierra leone'den çıkan elmasın pazarını birleşmiş milletler durdurmuş ve buna kanlı elmas dediysede iş işten geçmiştir o zamana kadar sierra leoneden kilolarca elmas piyasaya sürülmüştür bile.
bu gün sierra leone'de halk sefalet içinde yaşamaktadır sokaklarından geçen herkeste hemen hemen savaşın izleri görülmektedir.kimilerinin göğüsünde bıçaklarla kazınmış ruf ordusunun işareti,kiminin kesik kolu veya bacağı savaşın değişmez izlerindendir.işin en acı boyutu bu savaş'ın neden ve niçin çıktığını kolu bacağı kesilen bu insanların hiçbiri bilmemektedir.mecburen sakat kalmamak uğruna savaşa ruf ordusunda katılan gençler ise kendilerine esrar gibi çeşitli uyuşturucu maddeler verilerek sürüyle insanı bilinçsiz bir şekilde öldürmüş ve sakat bırakmıştır.sierra leone'de büyük bir işsizlik vardır her 4 kişiden 3 ü işsizdir ve eli ya da bacağı sakat olmasına rağmen saatlerce uğraşarak,taşları kırarak günde 1 dolar için çalışmak zorundadırlar
sierra leone'de ruf ordusuna ait sadece 5 tane üst düzey komutan yargılanmıştır.diğer askerler sierra leone ordusuna katılmış ya da topluma kazandırılmışlardır.bu gün sierra leone halkı annesini babasını kardeşlerini öldüren kişilerle iç içe yaşamaktadır.yargılama sürecinde 5 komutandan ruf örgütünün kurucusu olan foday sankoy 1992 yılında ceza evinde geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür.diğer üst düzey 4 komutanın yargılanması ise hala sürmektedir.ancak savaşta ruf ordusuna en büyük mali desteği sunan o zamanki liberya başkanı james taylor hala nijerya'da yaşamaktadır ve işin bir diğer enterasan boyutu o zaman sierra leone'ye barış sağlamak için asker gönderen nijerya hükümeti taylor'u sierra leone'ye hala teslim etmemektedir.
kaynak:ramazan öztürk - kırılma noktası belgeseli
- eski inter'li mohammed kallon'un vatandaşı olduğu ülke.eski cmlerde genç yetenek fışkırtabilen topraklardan birisi.
(
qolpa,
11.03.2006 14:53)
- henüz türkiye'de gösterime girmemiş olan kanlı elmas (blood diamond) adlı filmde öykünün geçtiği ülke.
- kanlı elmas (blood diamond) filmini izledikten sonra yurdum vatandaşı olmaktan bir kez daha mutlu olmama sebep olan afrika ülkesi.
- topraklarında bulunan elmas yüzünden yıllardır avrupa yada amerikalı live earth'çü para babalarınca öldürülen,sömürülen,iç savaşların acımasızlığına terk edilen ülke.
pirinç büyüklüğün de bir taşa*üç aylık maaşını düşünmeden verenlerin,düşünmelerini beklemediğim ülke.
insanlarının ne olur petrol bulunmasın bu topraklar da diye dua ettiği ülke.bir de petrol bulunursa...
arama yapılıyordu bir ara.
iç savaş yüzünden verdiği kayıpların sayısı ırak ı bile en az 10 a katlamıştır.
(
adrian,
06.07.2007 15:05 ~ 03.06.2009 23:44)